"Bir şarkı dinlerken tüylerimin diken diken olması kadar güzel çok az şey var hayatta"
Bu sayfaları ziyaret eden arkadaşlar ne pis bir metalci olduğumu zaten biliyordur, fakat gene bu arkadaşlar diğer müzik türlerine de boş olmadığımın farkındadır (biliyorsunuz değil mi?). Hatta genel olarak müzik zevkimi "ver bana minörü, o alır götürür derdi kederi" şeklinde ifade edebileceğimi bile bilirler (arkadaşlar?).
Dönem dönem fetişleştirdiğim şarkılarım olduğundan sanıyorum bahsetmiştim bundan yaklaşık 27 ay önce. Şimdi sizler ile yeni "günde on kez dinlemezsem huzur bulamıyorum" şarkımı paylaşacağım (heyecan! heyecan? aşkolsun :P).
İşe karşınızda Legend ve işte muhteşem şarkıları Runaway Train!!!
Legend izlandalı bir pop-rock grubu (sanırım). Kendileri ile bir Solstafir kavırı ile tanıştım (gene aynı şarkıyı kavırlamışlar, linki buralarda) ve hem kavırına hemde şarkının orjinal haline aşık oldum.
Ağır ağır başlayan, sizi soğuk kanlılık ile kendi dünyasına çeken, vokallerin başlamasıyla duygusal yükünü soğuk kanlılığını kaybetmeden üzerinize döken bir şarkı Runaway Train. Kendini tekrar eden yapısına rağmen, her tekrarda ya vokallerde ya da diğer enstrümanlarda vuku bulan küçük değişiklikler ile şarkı duygusal dinamiklerinin tek düze olmasının önüne geçmekle kalmıyor, sizin baya baya başka bir atmosferde nefes almanızı sağlıyor.
Vokallerin başladığı andan itibaren şarkıda bir çok bam teli buldum. Ciddi ciddi yolda yürürken durmamı sağlayacak kadar etkilendiğim, duygulandığım yerleri var şarkının. Mesela 5:35'de başlayan vokal melodisi her dinlediğimde tüylerimi diken diken ediyor. Aynı pasajın sonundaki vokalist abimizin "its time for me to say goodbye" dediği yer, benim için şarkının tepe noktas ve tüylerim için bir dakika saygı duruşu çağrısıdır.
Müzik, albüm, şarkı... Bunlar sadece dinlenilen şeyler değildir, bu sanat en ilkel içgüdülerimizi dahi tetikleyen bir uyarıcıdır ve bu yüzden müzik sadece dinleyerek deneyimlenemez, hissetmemiz de gerekiyor. Kastım müziği hissetmek gibi ne anlama geldiği belli olmayan saçma salak bir mesaj vermek değil, müziğin sende canlandırdığı duyguları büyüteç altına almaktan bahsediyorum. Hiç aşık olmadan yürek yarasını hissetmek, hiç cinnet geçirmeden öfkeye yeni anlamlar yüklemek, ya da hiç bir zaman başka bir diyarda yaşamayı hayal etmezken birden bire herşeyi terk etmeyi istemek ve bu hissi tekrar tekrar yakalayabilmek için aynı şarkı günde on kez dinlemek.
Legend'ı bu muhteşem şarkısı için tebrik ediyor, allah onları başımızdan eksik etmesin diyor ve bir sonraki yazımda görüşmek üzere diyip müsadenizi istiyorum.
İlk stüdyoya girdiğim günü çok iyi hatırlıyorum. Bundan 13 yıl önceydi. O gün bundan sonra sürekli olarak yapmak istediğim şeyin bu olduğuna karar vermiştim. Asıl istediğim şey buydu artık benim.
13 yıl geçti. Hala stüdyoya giriyorum ve hala tam olarak yapmak istediğim hiç bir şeyi yapabilmiş değilim. Bir yandan eskisine nazaran bazı şeylerin peşinden daha iyi koşarken (düzenli stüdyoya girme, konu ile ilgili ciddi kararlar alma, yatırımlar yapma), bazı şeylerde ise eskisine nazaran daha kötü bir durumdayım (düzenli çalışma, daha fazla üretmek için yanıp tutuşma vs.).
Ama bir şekilde 13 yıldan beri hala bir şekilde bu iş ile uğraşmaya devam ediyorum. Kimileri için bir utançtır bu. 13 yılda ne yaptın? Ben ise 13 yıldır vaz geçmemiş olmak ile gurur duyuyorum. Evet beklentilerimiz azaldıkça azaldı geçtiğimiz yıllarda.
Aslında bu kendimize karşı işlediğimiz bir suçtu. Hayalini kurduğumuz hayatın zor yolundan sapıp bize güvenli bir alan yaratan, daha önceden seçilmiş, belirlenmiş hayatın yolunu seçtik. Bu bizim şimdiye kadar işlediğimiz en büyük günahtı. Bu günahın ise sadece bir kefareti vardı.
Atonement böyle bir bıkkınlık, böyle bir umutsuzluk sonucunda bir rakı masasında doğdu.
Atonement, Özgür'ün yıllarca biriktirdiği, üzerinde titrediği besteleri ve son bir kaç yıl içinde edindiği kayıt yapma tecrübelerinin bir sonucu olarak doğdu.
Depth Atonoment'in ilk şarkısı oldu.
Depth 13 yıl sonra biz bunu yaptık diyebileceğimiz yegane şey oldu.
Depth'in bestesi tamami ile Özgür'e ait. Tüm çalgıları da evde kendisi kaydetti. Şarkı sözlerini Emre yazdı. Vokalleri ben yaptım. Şarkının tüm miksajı ile de Özgür ilgilendi.
Aslında başlığı biraz yanlış seçtim diyebilirim. Zira burada listeyeceğim şarkılardan çok daha -tabiri caiz ise- teknik performansları var Kristoffer abimin. Ben daha çok en çok sevdiğim beş vokal performansını seçmeye çalıştım kendilerinin.
Kendisini tanımayanlar için kısa bir açıklamaya yapayım Kristoffer Rygg hakkında. Kendisi Norveçli bir müzisyendir. Norveç black metal piyasasının önemli isimlerinden birisidir. Fakat neredeyse on yılı aşkın bir süredir black metal ile hiç bir alakası olmayan müzikler ile ilgilenmektedir ve onlarca grupta vokal yapmışlığı vardır (bknz http://bit.ly/rg3Ldt ). Birlikte müzik yaptığı tüm gruplar içinde kendisine özel olan topluluk Ulver'dir.
Evet efendim, yaşıtlarım smooth jazzlar, lounge fmler dinliyor olabilir! Bende dönem dönem kendi müzik zevklerimin dışına taşabiliyorum! Mesela dönemsel olarak yaşadığım Röyksopp krizlerim var (bazende çok feci U2 krizi geçiriyorum, gece gündüz One dinliyorum çok korkunç oluyor). Şu sıralar bu tarz histerik müzik dinleme adetime bir yenisi eklemiş bulunmaktayım. Kosheen'den Catch krizi.
Kosheen'i bir dönem rahatsız edici Hide U şarkısı ile tanıdık televizyonda gördüğümüz kadarı ile. Dürüst olmak gerekirse o şarkının hiç bir zaman hastası olmadım, hala da pek sevmem. Lakin o günlerde televizyona Catch de dönmeye başlamıştı ve benim için işin rengi değişmeye başlamıştı.
O zamanlar bile bu şarkıyı çok sevdiğimi biliyordum, vokal melodisi daha ilk dinlediğimde dilime dolanmıştı, gayet şahane bir şarkıydı fakat ben ve o ayrı dünyalara aittik. O günlerde muntazam black metal dinlemek durumundaydım, büyük bir sorumluluk altındaydım, dünyevi müziklerle dikkatimi dağıtamazdım (ehi).
Sonra aradan yıllar geçti ve sıkıcı bir iş günü tekrar karşılaştık kendisi ile. Artık bizi ayırmaya çalışan zalim metalciler de yoktu hayatımda (siz bilmezsiniz çok feci mahalle baskısı yapar metalciler :P). Bizde öyle bir hasret giderelim dedik. O sebepten şu sıralar Kosheen ile feci halde hasret gideriyorum. Öyle böyle değil, başka bir şey dinleyemez hale geldim. Şu anda soğuk kanlı bir şekilde Catch krizimin bitmesini bekliyorum (Kriz bitsin cehenneme giderken yanıma alacağım 10 albümün ikinci yarısını yazacağım, daha cennete giderken yanıma alacağım 10 albüm var).
Her ne kadar metal müziği aşamamış (hehe) bir müzik sever olsamda arada sırada genel müzik zevkimin dışındaki şarkılardan etkilenebiliyorum. Farklı müzik türlerini keşfetmek konusunda hiç bir zaman bir eğilimim olmadı, hatta bir süredir sevdiğim müzik türlerinde yeni şeyler keşfetme çabamda yok. O yüzden başka dünyadan şarkıları derlemek benim için biraz zor oldu. Ama ben yılmadım, derledim (çok mühim birşeymiş gibi).
Sonisphere'den sonra zaman hızlıca akıp geçmiş, sıra Unirock'a gelmişti. Belki biraz bedava bilet bulmanın şımarıklığından ve birazda Cuma akşamı için daha iyi planlarım olduğundan cuma akşamını pas geçtim.
Aslında bir Behemoth, bir Belphegor görmeyi cidden isterdim. Şahsen Cannibal Corpse'a bir sempatim olmasa da Cannibal Corpse seyreden insanlara duyduğum sempatiden orada olmayı isteyebilirdim. Ama ne olursa olsun saat beş - altı sularında sahne alan bir Belphegor'u izlemek benim için pek mümkün değildi (çalışıyoruz arkadaşım!!!).
Cumartesi günü ise olayların dinamiği hiç de tahmin ettiğim gibi gelişmedi. Herşeyden önce cumartesi gününe mide bulantısı ve ishal ile başladım (bir çeşit rutin diyebilirim buna, uzun hikaye). Bu yüzden saat dörde kadar yataktan çıkamadım. Ben yataktan çıkıp konser alanına gelmeye hazırlanırken bizim çocuklar çoktan Necrophagist'i izlemiş ve konser alanını terk etmişlerdi. Şahsen bizim öküz metalciler ile Amorphis izlemek benim adıma bir işkence olacağı için gitmelerine memnundum ama yine de telefonda biz konserden çıkıyoruz dediklerinde kendilerine küfür etmekten kendimi alamadım.
Sonrada yavaş yavaş evden çıkıp taksi durağına doğru yürümeye başladım. Mide bulantısının yakama yapıştığı zamanlarda bir süre sonra midemin açlıktan mı yoksa sadece bulanıyor olduğu için mi bulandığını anlayamaz hale gelirim. Konser sırasında bu duruma maruz kalmamak için evden çıkarken bir iki parça birşeyler yemiştim. Tam evin yakınındaki taksi durağına on metre kala bu biraz önce yediğim arkadaşlar dışarı çıkmaya karar verdiler. Ne oluyor lan dememle birlikte oracığa kusuverdim çok affedersiniz ve bu sayede bu yaşıma kadar yapmadığım güpe gündüz sokak ortasına kusma eylemini yapmış bulundum. Fakat henüz toplum buna hazır değildi. Zira tüm mahalle ve taksi durağı ayıplayan gözler ile beni izliyorlardı. Bir an durup mahalleye verdiğim zarar için özür dilemek, sarhoş ve pis bir metalci değilim sadece hastayım demek istedim. Lakin diyemedim. Bir iki arabanın yanına daha kusup eve döndüm. Özellikle bir arabanın yanına kusarken sabırla kusmamın bitmesini bekleyen ve sonrada arabasına binip olay yerinden uzaklaşan beyefendiye teşekkürlerimi iletmek istiyorum (ben kusarken sözlü ikazda bulunmadığı için).
Eve gelir gelmez önce elimi yüzümü sonra da ayakkabılarımı yıkadım, zira kusma deneyimim kontrolsüz ve çoşkuluydu. Sonra Amorphis aşkı ile evden çıktım, tam ters yolu takip ettim ve yoldan geçen bir taksiye atladım (durağa gidecek yüzüm yoktu malesef).
Konser alanına geldiğim zaman son bir kez durum kontrolü yaptım. Metalci arkadaşların yanında kusmam çok abes olmazdı, muhtemelen onlar da içtiğim için kustuğumu düşünürlerdi ama ayıplamazlardı. Fakat üstlerine kusarsam işin rengi değişebilirdi, o sebepten içeri girmeden önce durdum düşündüm. Sonra da tamam dedim ve içeri girdim.
Ben içeri girdiğim sırada Dark Funeral sahnedeydi ve ben front house'un orada aklımda milyonlarca soru işaretiyle sahneye bakıyordum. Black Metalciler arasında bir black metalci olarak büyüdüğüm için grubun sahnesini ve performansını merak ediyordum. Fakat bir yandan Ezgi'nin ne zaman konser alanına geleceği, ilerleyen saatlerde tekrar kusma ihtimalimin ne olduğu ve grubun güpe gündüz makyajlı hali ile ne kadar komik olduğunu düşünüyor olmak konsere adapte olmamı zorluyordu. Neyse ki tam o sıra Electrocute gitar vokali, Vengeful Ghoul vokalisti, gönül ve sevda admı Kasap Emre ve Vengeful Ghoul gitaristi, iyilik perisi Senem karşıma çıktılar. Sayelerinde hem Ezgi tek başıma beklemekten kurtuldum hem de mide bulantımı unuttum. Güle oynaya izledik Dark Funeral'ı.
Dark Funeral'a gelirsek. Herşeyden önce bir black metal grubum olsa ve müzikal içeriğim ve yaşayış şeklim corpse paint kaldıracak gibi olsa (burada kastım leş gibi bir insan olmak, mezarlıklarda uyumak, bakire kız kanı içerek yaşamak falan) bende sahnede makyaj yapabilirdim ama bunu ya kapalı mekan konserlerinde ya da gece sahne aldığım konserlerde yapardım. Çünkü ne kadar imajını müziğine yedirebilmiş ve bununla komik durmayan bir grup dahi olsan Küçük Çiftlik Park'ta gündüz vakti sahne aldığında komik görünmemen çok zor. Elbette ki mühim olan müziktir. Ama en az müzikleri kadar imajlarıyla da önce çıkan grupların ilk olarak imajlarıyla eleştirilmesi bence çok doğal.
Satanist topluluğun performansları ise ses sisteminin kötülüğe rağmen bence gayet tatmin ediciydi. Özellikle davul performansı analar ne davulcular doğuruyor dedirtecek cinstendi. Ses sisteminin kötülüğü ise zaten bir Unirock festivali için olmazsa olmaz birşeydir. Hiç şaşırmadım diyebilirim.
Şurada konuya açıklık getirsek iyi olur. Dark Funeral sahneden indikten sonra benim için şakalar espriler ile geçen bir Amorphis'i bekleme süreci başladı ve sahne alan Evergrey ve Gravedigger'ı uzaktan yarım yamalak dinledim hatta dinlemedim. Evergrey sahnedeyken bir ara gerçekten dinlemeyi denedim ama olmayınca olmuyor.
Sonra zaman geçti ve sıra Amorphis'e geldi. Amorphis 1998 yılından beri hayatımda olup, 2004 yılından beri eskisine nazaran daha çok sevdiğim bir topluluk. Bildiğim kadarı ile en son 2003 (ya da bilemedin 2001) yılında bu topraklarda ağırladığımız grubu uzun zamandır bekliyordum. Sahne almalarına az bir vakit kala gayet heyecanlanmıştım. Ayrıca bizim öküz metalciler yerine konseri Ozi, Fatoş ve Ezgi ile seyredecek olduğum için çok mutluydum.
Topluluk konsere son albümün klip çekilen ve bence en iyi şarkısı olan Silver Bride ile başladı. Ve ses sistemi yüzünden keyfim bir kere daha kaçtı. Ama buna rağmen şarkıya odaklanmaya çalıştım. Vokal klavye ve davul eşliğinde bir Silver Bride dinledikten sonra ses biraz toparlandı ama konser boyunca hem ben, hem diğer izleyiciler hem de sayın Esa ve sayın Tomi (gitarist olan Tomi) gitarın sesi konusunda sıkıntılar yaşadık. Tahmin ettiğimiz gibi son üç albüm ağırlıklı çaldılar. Çok sevdiğim Silent Waters, Towards And Against, Sampo, From The Heaven Of My Hearth çaldıkları şarkıların bir kısmıydı. Özellikle Smoke çaldığı sırada çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca en çok sevdiğim Tales From The Thousand Lakes şarkısı olan The Castaway çaldıkları için gruba teşekkürlerimi iletiyorum. Doğru düzgün Elegy dinlemişliğim olmadığı için Elegy'den şarkılar çaldıkları sırada seyircinin yaşadığı çoşkuya uzaktan eşlik ettim. Her halde konserden en çok keyif aldığım an ise House of Sleep'i çaldıkları zamandı. İşin üzücü kısmı şu ki hiç kimse şarkıya eşlik etmedi (ben ettim!!!). Sayin Tomi (vokalist olan) beyhude uzattı enteresan mikrofonunu seyirciye doğru.
Konserde en şaşırdığım an ise Alone'u çaldıkları andı. Tomi'nin sesinden Alone dinlemek güzeldi (ama yine de içimden bu şarkıyı bir kere de Pasi'den dinlemek lazım dedim). Hatta bir an Tuonela'dan bir şeylerde çalıp beni ergenliğime geri götürürler mi diye merak ettim. Bir adet The Way fena olmazdı ama çalmadılar, yapacak bir şey yok : P. Konseri Black Winter Day ile bitiren topluluk sahneden boynu bükük ayrıldı diyebilirim. Sayın Tomi'nin sahne yanına gidip vakti sorduğu anlarda inanın benim de gözlerim doldu. Sonra da bastılar gittiler. Bis falan olmadı ki bence bis denilen olayın artık hiç bir samimiyeti yok. Ki seyircide oldukça kötüydü. Yani belki de gruptu seyirciyi gaza getirmesi gereken ve grubunda bunun için aşırı bir caba harcadığını düşünmüyorum ama grup ne yaparsa yapsın dinlediği topluluğun şarkılarını tanımayan bir seyirci kitlesini gaza getirmek zor olsa gerek (eğer ki Korpiklaani değilseniz : ) ). Ki sanırım geçtiğimiz on yıl boyunca hiç bir metal dinleyicisi doğru düzgün albüm almamış, doğru düzgün şarkı dinlememiş. Metallica konserinde bile çevremdeki insanlar Death Magnetic'ten şarkılara yabancılık çekiyorlardı. Kınıyorum Türk dinleyicileri.
Pazar gününe gelince. Öhüm. Pazar günüde konsere katılmadım. Zira ilgimi çeken hiç bir grup yoktu ve yine daha iyi bir Pazar günü planım var gibiydi (sonradan fark ettim çok yanılıyormuşum). Duyduğuma göre Korpiklaani ve Nevermore dinleyenleri mest etmiş. Göremedik nasip değilmiş diyoruz ve bir sonraki konserde görüşmek üzere diyerek bir yazıya daha son noktayı koyuyoruz.
NOT: Bugün Zeytinli Rock Festivali'ne Paradise Lost'tunda geldiğini öğrendim. O halde oradayız efendim.
Hayatımızda müziğin yeri kesinlikle tartışmaya değer bir konu. Müzik aslına bakarsanız bir iletişim aracı. Müzik aslında toplumsal hafıza demek. Eskiden insanlar yaşadıkları trajedileri, aşkları, mutlulukları ya da anlatmaya değer ne varsa onu şarkılar ile sonraki nesillere aktarırmış. Geçtiğimiz bir kaç ay önce Çetin'den duymuştum, günümüzün muhalif filozoflarından birine göre insanların bir araya geldiğinde şarkı söyleyerek, müzik yaparak vakit geçirmemeleri toplumsal iletişimsizliğin ve toplumsal çöküşün çok büyük bir göstergesiymiş. Düşününce kulağa çok doğru geliyor. Çoğu zaman ne hissettiğini bir birine doğru ifade edemeyen bir toplum olarak (tüm dünya toplumları olarak), hüzünlendiğimiz bir şarkıda hep birlikte göz yaşlarına boğulabiliriz. Çok mutsuzum dostum diyemezken o şarkıyı dinlerken verdiğimiz tepki ile kim olduğumuzu belli edebiliriz. Zira kim olduğumuz karakterimiz kadar hislerimiz ile de alakalıdır.
Hayatımda dışarı çıkıp cidden çok eğlendim dediğim anlar hep birileri ile canlı müzik dinlemeye (konserlerde durum daha farklıdır, sevdiğin grubu izlemek eğlenmek değildir, o ibadettir) ya da karaokeye gittiğim zamanlardır. Stüdyoya gitmek ise çoğu zaman kendimi en iyi ifade edebileceğim anlardır, edebildiğim diyemiyorum, hissetmediğin bir şarkıyı söylerken kendini ifade edemezsin (bu konuda son günlerde çok şanslı olduğumu düşünüyorum). Fakat tüm bunlara rağmen kendi dinlediğim müziğinde yavaş yavaş değerini düşürdüğümü biliyorum.
Herşeyden önce kitlesel olarak müzik dinlemenin bir eylem olduğunu unuttuğumuzu görüyorum. Müzik çoğu zaman birşeyler yaparken arkada çalan bir şey haline geldi. Yıllardır taşınabilir müzik çalarlar ile yaşayan birisi olarak uzun otobüs yolculukları benim için müzik dinleyebildiğim en iyi yerdir(camdan dışarı bakarak, notaların arasında kaybolarak), zira evde müzik dinlemek artık çok zor birşey benim içinde. Bunda herşeyin inanılmaz hızlandığı ve hiç bir şeye vakit bulamadığımız metropol hayatının da inanılmaz büyük bir etkisi var. İş için öğrenmem gereken bir sürü yeni disiplin varken, okulda vizeler yaklaşıyorken, kendimi ifade etmek ve zenginleştirmek (yürü be cihangir çocuğu, kim tutar seni) gibi kaygılarla boğuşuyorken bir saat oturup sadece müzik dinlemek için vakit ayırmak çok zor. Bu kendimde gördüğüm bir ayıp, büyük bir eksik. Hayatındaki en büyük estetik değeri müzikte bulmuş birisi olarak yaptığımın dine küfür olduğunun farkındayım ve bunun için yanmam gereken cehennemde yanıp günahlarımı affettireceğime inanıyorum. Zira başka türlü hayatta kalamayacağımı gayet iyi biliyorum.
Elbette müzikle ilgili sıkıntı sadece dinleme biçimlerinin, refleks eylemlere dönüşmesi değil. Müzik kültürü giderek daha da bireysel bir deneyime dönüşmeye başladı. Müzik seti gibi birşey zaten artık satılmıyor ve bildiğim kadarı ile kimse cd almıyor. Şahsen müzik endüstrisini zerre umursamayan ve tüm sanatçılar aç kalsa bile müziğin hayatta kalacağına inanan birisi olarak, mp3'ün, internetin ve gelişen teknolojiler sayesinde insanların kendi evlerinde yaptıkları, kaydettikleri ve yayınladıkları müziklerin başımıza gelen en güzel şeyler olduklarını düşünüyorum. Fakat diğer taraftan bir müzik mağazasına gidip (DNR'dan bahsetmiyoruz elbette), orada çalışan arkadaşın senin müzik zevkine göre karşına çıkardığı albümleri dinlemenin tadının bambaşka olduğunu düşünüyorum.
Mesela daha yeni yetme bir metalci iken Eskişehir'deki DJ Clup'da Hakan Abi ve Oğuz'un yanında saatlerce süren müzik muhabbetlerini asla unutamam. Özellikle Oğuz'un önerileri sayesinde black metal konusunda ufkumu oldukça genişletmiştim. Her cumartesi dershane çıkışı soluğu DJ Clup'da alırdım ve bir albüm almadan orayı terk etmezdim. İlk başlarda albüm kapakları hoşuma giden albümleri alıyordum. Marduk - Panzer Division Marduk ile Immortal - At The Heart Of Winter bu şekilde alıp pişman olmadığım albümlerdi, Motorhead - Snake Bite Love ise bu şekilde albüm almama son veren albümdü. Sonrasında Non-Serviam kritikleri ve Oğuz'un tavsiyeleri ile albüm alır olmuştum.
Sonra Ankara günleri başladığında şans eseri Zıt (yoksa Zıd'mıydı) müziği bulmuştum. Okan ve Tolga abinin cd sattıkları muazzam mağaza. Aynı tayfa daha sonra Zor adında muazzam bir dergi de çıkarmıştı ama ne yazık ki yayın hayatlarına son vermek zorunda kaldılar. Halen açıklarmıdır, yeni yetme metalciler hala onların yanına uğrayıp müzik zevklerini geliştiriyorlarmıdır bilemiyorum ama Tolga abi ile yaptığımız müzik muhabbetlerinin tadı hala damağımdadır (umarım mağazaları hala açıktır).
Aslında bu tarz mağazalarda asıl olan müzik muhabbeti ile birlikte var olan dostluktu çoğu zaman. Hem DJ Clup'da hem de Zıt (valla doğrusu Zıd ise çok üzgünüm) Müzik'te sadece müzikten çok daha fazlası vardı. Oradaki insanlar cebindeki paranın o sırada deli gibi istediğin cd'ye yetmediği zamanlar al sonra verirsin diyebilen insanlardı, onlar paran olunca gel demezlerdi, zira o albüm olmadan oradan çıkarsan hissedeceğin acıyı anlarlardı. Mesela DJ Clup'da Hakan abinin Metallica S & M için param yetişmeyince üstü benden olsun deyişini hala unutamam, ya da Tolga abinin Katatonia'dan Last Fair Deal Gone Down'u almaya param yetişmeyince sonra verirsin deyişini.
O günlerde müzik keşfedilmesi gereken büyük ve el değmemiş bir kıta gibiydi. Hiç bir şeyden haberin yok ve her çalılığın arkasında büyük bir hazine, büyük bir gizem. O mağazalardaki iyi kalpli abiler ise sahip olduğumuz pusulalardı. En büyük hatamız ise müziği öğrendiğimizi düşünmek oldu. Artık yeni çıkan bir black metal albümü beni heyecanlandırmıyorsa bu sözüm ona artık bu müziği aştığım anlamına gelmiyor. Bu artık hayattan zevk aldığım birşeyi kaybettiğim anlamına geliyor. Çünkü yeni bir black metal albümüne heyecanlanmadığım gibi başka bir albüme de heyecanlanmıyorum. Hani yemekten anlayıp hiç bir yemeği beğenmeyen birisi olmaktansa, yemekten anlamasam bile her yemekten zevk alan birisi olmak gibi birşey aslında bahsettiğim şey.
Şimdilerde müzik dinlemek, müziği anlamak ve müziği bir iletişim aracı olarak kullanmak üzerine uzun uzun düşünmek istiyorum. Hayatımızda zaten var olan ve oturmuş bir şey olduğunu düşündüğümüz şeyler, genelde en büyük hataları yaptığımız yerlerdir. Ben müzik konusunda hata yapmak istemiyorum, tekrar müziği eskisi kadar heyecanlı ve özenli dinlemek, gerektiğinde dostlar ile birlikte şarkı söylemek, güzel bir melodi duyduğumda mutlu olmak ve gittiğim müzik mağazasındaki arkadaşın önerilerini ciddiye almak istiyorum.
* Evet biliyorum, Nietzsche'ye böyle bir gönderme yapmak çok klişe.
Daha ciddi bir blogger olmaya çalışıyorum şu sıralar. Kontrolsüz kelimeler ile aram çok iyi ama işin içine biraz kontrol, biraz yönlendirme katmaya kalktığımda elim ayağıma dolaşıyor. Olsun diyorum, ilk kez elim ayağıma dolaşmıyor, tökezlemeye de alışkın sayılırım. Yavaş yavaş bu diyarda da koşar hale gelirim diye düşünüyorum. Ya beceremezsem, o zaman bu da ayrı bir ağlama duvarı yazısı olur.
Sene 2000. Eskişehir'de tren istasyonunda bekliyorum. Yanımda o zamanlar lavuk olduğunu bilmediğim, dostum sandığım bir adam var. İstikamet İstanbul. Çünkü o zamanlar black metalden başka müzik dinlemeye ciddi anlamda kapalı olsam da kalbimde yeri ayrı olan bir grup var. Sanırım yarım yamalak okuduğum bir non-serviam kritiğinde yaptıkları müziği death metal sanmıştım (oysa eskiden death metal yapıyorlarmış). O motivasyonla almıştım Frozen'ı. Yanlış bir bilgi ile, belki de tesadüfen girmişti hayatıma Sentenced ve aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra İstanbul'a konsere geliyorlardı. Ve benim için istikamet İstanbul'u gösteriyordu.
Herşey çok kaotikti. Cebinde parası olan tek kişi bendim ve iki kişi için plan yapmalıydım. Ne yazık ki yanımda ahım şahım bir parada yoktu. Sabahın köründe istanbulda olacaktık. Başka hiç bir şey bilmiyorduk. Konser cumartesi gecesiydi ve o pazar nüfus sayımı vardı. Nasıl geri döneceğimizi bile bilmiyorduk. Sabahın köründe İstanbul'da olduk ve apar topar kendimizi taksime attık. Tabii o zamanlar taksim sokakları şimdi ki gibi tanıdık değiller. Daha sabah dokuz olmadan konser yerinin oralardaydık. Konser kazabilanka konser salonundaydı. Mekan hakkında bildiğim tek şey vakti ile Zeki Müren'in ilk sahne aldığı yer olmasıydı (Non-serviam'da okumuştum). Ben daha şimdiden insanlar birikmeye başlamıştır diye düşünüyordum. Sanırım bu naifliğim Sentenced konserinin hayatımda gittiğim ikinci konser oluşu ve ilk gittiğim konserinde Metallica konseri oluşu ile alakalı idi. Elbetteki daha ortalıkta kimse yoktu. Saatler boyuncada olmayacaktı.
Lavuk arkadaş ile sağda solda takılmaya başlamıştık. Vakit makul bir yere gelsin ve içmeye başlayalım diye bekliyorduk. Nitekim liseden, bir alt dönemden Seda ve destruction yelekli arkadaşının da bize katılması ile vakit daha kolay geçmeye başlamıştı. Sanırım tam burada biraz Seda'dan bahsetmem gerek. Zira kendisi hayatının bir döneminde sorunlu metalci kız olup biraz büyüyünce magazin programlarında İstanbul gece hayatı gösterilirken üç saniyeliğine kameraya gülümseyerek dans eden kızlardan bir tanesi olmuştu (şu anda ne alemdedir bilemiyorum). Tabii benim Seda'yı burada sevgi ile anmamın en büyük sebebi bana konser öncesi Sentenced kadrosuna imzalattığı A5 büyüklüğündeki konser flayerini vermesiydi. O anı çok iyi hatırlıyorum. O ve destruction yelekli arkadaşın bize katılması ile gidip şişe şişe şarap almıştık ve inceden demleniyorduk. Artık konser için hafif bir kalabalık da oluşmaya başlamıştı. Sanırım kendi aramızda Sentenced'ı ne kadar çok sevdiğimizden, Sentenced için gerekirse çocuğumuzu kesebileceğimizden falan bahsediyorduk (bunu diyen bendim sanırım). O sırada Seda çantasından imzalı Sentenced flayerını çıkarmıştı. Çok heyecanlanmıştım. Hiç düşünmeden bana ver, sen zaten benim kadar sevmiyorsun demiştim. O da hiç düşünmeden al senin olsun demişti. Ve gönlümde hala koruduğu bir yer edinmişti (her halde yedi sekiz yıldır görmüyorum kendilerini ama olsun yeri duruyor). Keyfim yerine gelmişti, daha konser başlamadan ganimetleri toplamaya başlamıştım. Şarabın tadı artık biraz daha tatlıydı. O sıralarda henüz tecrübe etmemiştim, hiç su içmeden iki şişe şarap içmenin nasıl bir susuzluğa sebep olabileceğini.
Espriler şakalar ile geçmişti vakit ve bir şekilde konser başlamıştı. Elbetteki en öndeydik, elbetteki çok çoşkuluyduk. Tabii aradan on yıl geçtiği için hangi şarkıların çaldığını çok da iyi hatırlamıyorum. Ama Farewel ve Suicider'ı çok ama çok iyi hatırlıyorum. Villa'nın "kendimden nefret etmeme yardım edin" diyip tüm seyircileri fuck you diyerekten bağırtması, en sonunda da fuck you too diyerekten (çok şakacı birisi gerçekten de) şarkıya geçmesini hala hatırlıyorum. Sonra sahnenin en önünde kendimden geçerken bir anda gırtlağıma yapışan bir susuzluk hissi ile ne yapacağımı şaşırdığımı da çok iyi hatırlıyorum. Bir şekilde sağdan soldan su bulmaya çalışıyordum ama işin oluru yok gibiydi. Zar zor koruyordum zaten sahne önündeki yerimi, bir gidersem geri dönüşü yoktu ama diğer taraftan da içim yanıyordu. Yapacak bir şey yoktu, hızlı hızlı yerimi terk etmiş ve su ihtiyacımı gidermek için mekandan çıkmış, bir galon su içip konser alanına geri gelmiştim. Tam kalabalık arasındaki yerimi almaya hazırlanırken birden kulaklarıma inanamadığım birşey çalmaya başlamıştı. Killing me killing you… Tabii o zamanlar aşıktık (şimdiye kadar o zamanlar aşıktık diye kurduğum cümlelerin hepsinde aynı kızdan bahsettim, başka bir kıza olan aşkımdan bahsedecek olursam ayrıca belirtirim), hatta mutlu mesuttuk ama yine de dokunaklı bir aşk şarkısında mutluyken de kederlenebiliyorduk. Üstelik o kadar sarhoşken sadece o şimdi neden burada değil diye kederlenmek o kadar kolaydı o zamanlar (şimdi daha ciddi sebepler olmadan kederlenmemeyi prensip haline getirdim : P).
Sahneye uzaktı yerim ama hem duyabiliyor hem de görebiliyordum. Aslında çok da birşey hatırlamıyorum. Hatta net hatırladığım tek şey distorşın ile kafa sallamaya başlamamdır. Henüz saçlarım pek uzun sayılmazdı (hatta yıllar boyunca saçını üçe vurduran bir gencin saçlarını uzatmaya yeni karar verdiği dönemlerdeydim) ama sanki bir metre saçım varmışcasına havaya girmiştim. Eminim çevremdeki artist metalciler için esprili bir görüntü olmuşumdur. O şarkıdan sonra kaç şarkı daha çaldılar hatırlamıyorum ama o konser orada benim için bitmişti, hem duygusal, hem de fiziksel açıdan artık sakinleşmem gerekiyordu.
Mekandan çıktığımızda yağmur yağıyordu ve ben konserdeyken ondan bana bir sürü mesaj gelmişti. Güzel mesajlardı. Çok güzel bir geceydi. Ablam bizi konser çıkışında almaya gelmişti, nereye gideceksek oraya bırakacaktı bizi. Tam o sırada Seda ikinci kıyağını yapmıştı. Biz ailecek geldik ailecek dönüyoruz sizi de alalım yanımıza demişti. Eve giden yolu da bulmuştuk. Yağmur ise yağmaya devam ediyordu. Boyumdan büyük hisler ile yağmuru izliyordum. Yorgun ama tatmin olmuştum, hüzünlüydüm ama mutluydum.
*
NOT: O imzalı Sentenced flayerin ise arkasına bir mektup yazılmıştı ve verilmesi gereken kişiye verilmişti. Düşünüyorumda bir kutu içinde duruyormudur hala yoksa çoktan çöpte kaybolmuşmudur?
Dün akşam eve dönerken kulaklığım bozuldu. Elbette bu size bir trajedi gibi gelmiyordur ama beni biraz tanıyanlar durumun benim için ne derecede ciddi olduğunu bilirler.
Öncelikle kısa bir tarih bilgisi. Sanırım ilk walkmanimi dayım almıştı. Hem bana hemde kuzenim Duygu'ya almıştı birer tane. Küçük birer çocuktuk ve sözüm ona ben daha yaramaz olandım (aslında değildim sadece daha dürüsttüm) ve belki de sadece bana alınan bir oyuncakla oynamamda sakınca görmeyen annem sayesinde kendi walkmanimi doğru düzgün kullanamadan bozdum (Duygu'nun kisi uzun süre sağ kaldı). Tabii o zamanlar daha ilk okula bile gitmeyen bir velet olarak müziğin önemini henüz fark edememiştim.
Asıl walkman deneyimini ablam sayesinde yaşamıştım. O daha üniversitede öğrenciyken ve bende henüz hazırlık öğrencisiyken (orta okul öncesi) o sıralarda bana dünyanın en güzel şeyi gibi gözüken bir walkmani vardı. Nasıl oldu da o walkmanin bir şekilde benim olmasını sağladım bilemiyorum. Hatta daha sonra bir walkman daha almıştı ki o hakikaten yüreğimi ağzıma getiren bir walkmandi. Kayıt yapabiliyordu, neredeyse bir kaset kadar inceydi ve herşeyden havalısı kordondan kumandası vardı.
Kordondan kumandası olan bir walkman bu dünyadaki en güzel şeydi.
Orta okul ve lise bir şekilde ablamdan bana miras kalan walkmanlerle geçmişti. Uzun otobüs yolculukları ile okula gidip geldiğim için, özellikle de pek geyik yapacak modda olmadığımız sabahları walkmanler müzik dinlemekten en keyif aldığım yerdi.
Sonra lisenin 2 sıralarında müzikal evrimimde hız kazanarak Türkiye de kaseti basılmayan grupların albümlerini alma ihtiyacı duymaya başladım. Mesela o günler de bir Immortal kasedi bulabiliyordun yücel müzik sayesinde ama bir atlantis basmıyordu Cradle kasetleri. Zihni bir kez Dimmu Borgir basmıştı ama sadece bir The Spiritual Black Dimensionsla ömür geçmezdi. Ki diğer bir çok albümün cd versiyonları vardı. Artık vakti gelmişti. Bir diskman almam gerekiyordu.
İlk diskmanim çok havalıydı. Walkmanlerim gibi o da sony'di ve gene gayet ince ve kordondan kumandalı bir aletti. Hem lise hem de üniversitenin ilk yıllarında her gittiğim yere benimle gelmişti. Ama önce kordondan kumandası bozulmuştu, sonrada cdleri okuyamaz hale gelmişti. İkinci bir diskman vakti gelmişti. İkinci diskman'im aynı serinin daha modern bir haliydi. Daha inceydi ve kordondan kumandası rulo halinde, çok daha şık bir aletti. İstanbul'a gelinceye kadar onunla gidermiştim tüm müzik ihtiyacımı. Ama artık müzikal olarak ihtiyaçlarım da artmıştı. Mesela tüm günü bir cd ile geçiremiyordum. Yanımda o herşeyden sakındığım orjinal cdlerimi de taşımak istemiyordum.
Yıllarca walkmanleri ile müzik dünyamın ana sponsoru olan ablam bir gün bir mağazada ipod mini'yi gösterdi. Ve ipod (ve sanırım aynı zamanda apple) dünyasına böylece giriş yaptım. Aslında burada konuyu ipod üzerinde yoğunlaştırmak istemem (kullandığım ve çaldırdığım onca ipod'a rağmen - 4) zira fanatiklik derecesinde apple hakkında yazan adamlardan bir tanesi olmama gerek yok (ama her an olabilirim). Ama aletin markası ne olursa olsun tüm müzik arşivini yanında taşıyabilmek inanılmaz bir histi. Hala da öyle.
Özellikle yaşadığım bir histir. Evden çıkarken hangi cd ile çıkacağına karar verme süreci ve günün gidişatına göre başka bir cd'nin varlığına ihtiyaç duyma. Belki de herşeyin elinin hemen altında olması da çok doğru değildir ama müzik eğer ruhun besin maddesi ise bu konuda savurgan olmak çok da şımarıkça gelmiyor bana (ya da kabul edilebilir bir şımarıklık diyelim). Hatta gerekli maddi kudret cüzdanımda bulunduğu zaman yaklaşık bir ipod parası eden Shure kulaklıklardan almayı bile düşünüyorum. Ama hayatında eskittiği müzik çalar sayısının yirmi katı kadar kulaklık eskiten birisi olarak yalılarda (evet çoğul) oturacak kadar zengin olmadan bu cılgınlığı yapmamak en mantıklısı gibi gözüküyor.
Makul bir Sennheiser ile de çok mutlu olabilirim.
Çağdaş kolejine giden yolda, ilk walkmanim ile dinlediğim, tutku ile sevdiğim ilk metal şarkısı.