Bir black metalcinin röyksopp ile imtihanı

Her ne kadar annemin karnındayken bile black metal dinleyen bir insan olsamda, yeri geliyor başka dünyadan namelere teslim oluyorum. Yani artık bir Nick Cave, bir The Cure ya da bir Tori Amos'a uzaylı muamelesi yapmayı çoktan bıraktım ama Röyksopp'a ne demeli? What Else Is There karanlık atmosferi ile yaradılışımıza yakın bir şarkıydı (nede olsa dertler, kederler bizden sorulur), kabul edilebilir bir istisnaydı ama sonradan gizliden gizliye sevdiğim Only This Moment ne olacak? Birde şimdi üstüne You Don't Have A Clue çıktı. Hemen Watain dinleyerek tövbe etmeliyim!!!

Genel olarak yaptığı işler ile hala tam olarak benimseyebildiğim (benimsiyebileceğim) bir müzik yapmıyor Röyksopp fakat her halde tüm albümlerinde en az bir tane mütemadiyen dinleme ihtiyacı duyduğum şarkıları oluyor(şu an Funeral Mist dinleyerek tövbe ediyorum, affet beni Darkness).

You Don't Have A Clue benim için kesinlikle bu dünyadan olmayan bir şarkı ve dinlediğim her seferinde günlük sıkıntılarım ile arama bir miktar mesafe koymayı başaran bir şarkı. Hatta bir anlığına kendimi başka bir yerde (daha iyi bir yerde) hissetmemi sağlayan bir şarkı. Son günlerde bu ne Watain'in ne de Funeral Mist'in başarabildiği bir şey değil.



Ölümü Kandırmak*

2003 yazıydı. Ankara'dan tek yüküm hayal kırıklıkları ile Bozüyük'teki evimize geri dönmüştüm. Hacettepe'den geçen üç yıldan sonra tekrar üniversite sınavına girmiştim ve henüz teşhisini koymadığımız lanet hastalığım yüzünden yeni denemem bir hüsran olmuştu.

Garip bir şekilde içinde bulunduğum kötü durumu kabullenmeye, okula geri dönmeye ve herşeyi yoluna sokmanın bir yolunu bulmaya gayret ediyordum. Biraz kendime gelip tekrar mücadele etmeye hazırlanmam gerekiyordu. Bu süre zarfında babamın yanında çalışmaya başlamıştım. Peder beyin şantiyelerinde şeflik yapıyor, işler hakkında fikir sahibi oluyordum. Aslında rutine alışmış, keyfim kısmen yerindeydi. Sabahları kalkıyor şantiyeye gidiyor. Akşama kadar işleri bir şekilde yoluna koyuyor sonrada eve dönüyordum. Tüm gece oyun oynuyor ya da arada sırada Eskişehir'e arkadaşların yanına kaçıyordum. Normal koşullarda işkence gibi olan bu yaşam biçimi, yüzleşmek zorunda olduğum problemlerden gönül rahatlığı ile kaçabildiğim güvenli bir yerdi. Henüz o yaz ölümle dans edeceğimi bilmediğimi de düşünürsek kendimi güvenli hissetmem oldukça doğaldı.

Evet farkındayım, ölümle dans etmek biraz havalı bir deyim oldu ve dürüst olmak gerekirse bahsedeceğim üç olayın her halde sadece ilkini bir "ölümle dans" olarak kabul edebiliriz (evet, hastasıyım boyumdan büyük cümleler kurmanın). Neyse efendim böyle bir ruh hali ile günlük rutinlerimi yerine getiriyordum. Günlük rutinlerimin arasında yıllardır bir şekilde çözemediğim araba kullanma işi de vardı. Araba kullanmak benim için biraz problemli idi. Peder bey hiç bir zaman bana araba kullanmayı öğretme gibi bir girişimde bulunmadı. Arkadaş çevremdeki tüm çocuklar araba kullanmayı pazar günkü pikniklerde öğrendi. Ben ise 20 yaşından sonra ehliyet alırken öğrenmek zorunda kaldım. Doğrusunu söylemek gerekirse hiç bir şeyde öğrenmedim. Hatta bana direksiyon sınavından sonra sana ehliyet veriyoruz ama öğrenmeden sakın trafiğe çıkma demişlerdi. Gayet gurur kırıcı bir durumdu. 2003 yazı bir çok açıdan araba kullanma konusunda kendimi geliştirdiğim bir yazdı. Baya baya çözmüştüm işi. Fakat problem şu ki kullandığım şey bir araba değil kamyonetti. Hani şu kamyon yavrusu BMC pikaplar olur ya işte onlardan.

Bir gün Bozüyük'ten İnönü'deki şantiyeye gitmeye karar verdim kendi başıma. Evet çok iyi bir fikir değildi. Ama yolun yarısına kadar hiç de öyle gelmemişti. Yolun yarısında teypte şarkı değiştirirken teyp yere düştü. Teybi geri takayım derken seksen kilometre hızla kontrolü kaybettim. Bir sağa bir sola savrulduktan sonra üst geçit duvarlarından birisine bodoslama çarptım ve araçla birlikte takla attım. Duvara tosladığım anda hayatım gözlerimin önünden falan geçmedi ne yazık ki, zaten pek ölecekmiş gibi hissetmedim. Daha çok peder beye nasıl durumu izah edeceğimizi düşündüm. Aracın tepe taklak olduğu anda durumun düşündüğümden daha farklı bir hale geldiğini anladım. Araçtan çıktığımda (gayet kendim çıktım), kaza olmadan önce uzakta gördüğüm kamyonlar yakınımda durmuşlardı. Üstüm başım kan ve motor yağı olmuştu, gayet satanist içerikli endüstriyel bir black metal grubunun üyesi gibiydim.

Hastaneye gittiğimde ise durum yavaş yavaş trajikomik bir hal almaya başlamıştı. İlk önce üstümü çıkarttılar (kan ve motor yağı yoğunluğundan ötürü), sonrada alnıma dikiş atabilmek için garip bir şekilde saçımı topladılar (gelin başı gibi birşey yaptılar sağolsunlar) ve tüm bunlar olurken tüm akrabalarımız hastaneye beni ziyarete geldiler. Lakin ben ölümü kandırdığım (böyle dediğim zaman kendimi John McClane gibi hissediyorum - Die Hard serisindeki dedektif abimiz) hissine bu absürt durumdan sonra jandarma ifademi alırken vardım. Annem odadan çıktığında ifademi alan memur "olum ne yaptın sen" gibi birşeyler söyleyince, birde üstüne "aracı gördüğümüzde yeminle içine bakmaya cesaret edemedik" dediğinde vay anasını dedim. Tüm bunların üstüne birde bizim emektar BMC'nin hurdaya çıktığını duydum. Ciddi ciddi ölümü kandırmıştım.

Ama ölüm henüz peşimi bırakmamıştı. Tam o günlerde de öss sonuçları açıklanmıştı. Elbette istediğimiz sonucu elde edememiştik. İronik bir şekilde hedeflerim çok büyüktü (boyumdan büyük işler yapmaya kalkma konusunda da çok iddialıyımdır). O yüzden aslında olmaması normaldi. Neyse efendim ben ilk kazanın etkilerini üzerimden çoktan atmış, araba kullanmaya bir süreliğine veda etmiş, günlük şantiye işlerine geri dönmüştüm. Lakin ölüm henüz peşimi bırakmamıştı fakat belli ki onun da şevki kırılmıştı. Zira ikinci denemesi ilkinin yanında çok ucuzdu. Şantiyedeydim ve hafriyatı takip ediyordum. Yaklaşık 3 metre derinliğinde kazı yapıyorduk. Ben kazının hemen kenarında duruyordum. Beko (çalışma makinesi, kocaman bir kepçe gibi birşey) kazısını yaptığımız alanın ortasında duruyordu. Birden bire benim üzerinde durduğum kütle bulunduğu yerden koptu ve aşağıya indi. Ben lan ne oluyor deyinceye kadar kendimi yaklaşık 2 metre aşağıda bulmuştum. İşin ilginç tarafı kopan kütlenin büyük bir bölümü aşağı inene kadar param parça olurken benim üzerinde bulunduğum yaklaşık yarım metre kare büyüklüğündeki alan hala tek parça idi. Hani oda parçalansaydı muhtemelen ölmez sadece kumun altında kalır, sonrada ölmeden mezara konmak başlıklı yazılar yazardım. Ama yine de bu olayı da ölümle dans etmek şeklinde yorumlamıştım (akşamları sürekli oyun oynadığım için sanırım etkisinde kalıyordum oynadığım şeylerin).

Bu ikinci vak'adan sonra ailecek konu hakkında biraz tedirgin hissetmeye başlamıştık. Sonuçta üzerimde garip bir şansızlık (kazalardan ötürü) ve aşırı şanslılık (hepsinden kurtulmamdan ötürü) durumu vardı ve herkes Ankara'ya geri dönüşüm konusunda çok hassastı. Bir gün peder bey geldi ve istersen tercih yap İstanbul'a git dedi. Birden bire yazın tüm havası değişti. İstanbul'a taşınma fikri ile geri dönüp yüzleşmek zorunda kalacağım tüm hisleri terk edebilecektim. Bu muhteşem bir şeydi. Artık günlerim bir işkence değildi ama yine de çok sıkıcıydı.

Ölüm ise hala pes etmemişti ama belki de etse daha iyi olurdu. Zira son denemesi ise diğer iki denemenin yanında cidden çok ucuzdu. Yazın son günleriydi ve kuzenimin oğlu sünnet oluyordu. Hep birlikte evlerinin bahçesinde oturuyor ikram edilen pilavı yiyorduk. Ben şantiyede çalışan emekçi arkadaşlarla oturuyordum (yürü bea!!! patronun emekçi oğluna bak!!!). Elbette çok sıkılıyordum ve hemen eve gidip oyun oynamaya devam etmek istiyordum. Tam o sırada insanları güneşten korumak için pazar yerinden araklanmış gibi duran devasa şemsiye kazıklarından bir tanesi tam oturduğum yerin iki santim arkasına gelecek şekilde devrildi. Evet demiştim diğerleri kadar korkunç ve ölümcül gözüken bir olay değildi. Fakat şemsiyeyi yerden kaldırırken toprakta açtığı boşluğu görünce, ya kafama gelseydi demekten kendimi alamadım. Ölmesem bile kesin sürünürdüm. O yüzdnen bu olayıda ölümle dans etmek olarak kabul ettim ve ben ölümü bir kez daha kandırmıştım.

Sonrasında bu şantiye işlerinden ayrıldım ve İstanbul'a taşındım. İrili ufaklı aksiyonlarım olsa da o heyecanlı hayatı geride bıraktım. Şimdi kendimi tüm günü bilgisayar başında geçirerek yavaş yavaş öldürmeyi tercih ediyorum. Bir ara alkol ya da ona benzer kötü alışkanlıklar sayesinde erken yaşta huzur içinde öleceğimi düşünüyordum. Şimdi pek içkim kumarımda kalmadığı için aksiyondan son derece uzağım. Sanırım ölüm de daha az sıkıcı hayatları tehdit etmeyi tercih ediyor.

* Donnie cheated death

The Mortal Kombat

Sene 1993, daha ilk okuldayım ama o günlerde de acılar kederler yakamı bırakmıyor. Bir yandan anadolu lisesi baskısı diğer yandan anneden babadan gizli ateri salonlarına gitme sevdası.

O günlerde henüz kendime münhasır bir bilgisayarım veyahut bir oyun konsolum yok. Çevrede zaten topu topu birkaç çocukta sega mega drive var, nintendosu olana zaten pek gaz kesmiyorduk (Hele atari'nin hiç değeri yoktu). Amiga ile uğraşan tipler ise genelde bize göre yaşça büyük lavuklardı ve ancak annelerimiz ile onlara misafirliğe gittiğimizde yalvar yakar oturabiliyorduk amiganın başına.

Anlayacağınız koşullar zorluydu. Oyun oynamak için olanak yaratmak gerekiyordu. İşin kötüsü en yakın ateri salonu eve gayet uzaktı. Üstelik ateri salonu ne kadar gereksiz, it kopuk varsa hepsinin bulunduğu bir yerdi (aslında anne ve baba haklıydılar izin vermemekte). Ama aşk böyle birşeydi. Zira Mortal Kombat bir kere dünyamı sallamıştı.

Mortal Kombat bizim taşrada ilk önce lunapark'taki ateri salonuna gelmişti. Bu arada lunapark dediğim yer neredeyse terk edilmiş rezalet bir yerdi. Okula gitmeyen ne kadar çocuk varsa hepsi oradaydı ve i.neler daha o yaşta sigara içiyorlardı. Feci korkunç tiplerdi. Lakin onlara rağmen bir tarafımız üç buçuk ata ata gidiyorduk mekana. İlk önceleri sadece dinazor & cadillac oynamak için gidiyorduk. Zira şahsen Street Fighter pek sevmezdim. Fakat bir gün o manyak makine geldi…

Mortal Kombat konusundaki ilk şaşkınlığımız oyunun grafiklerinin gerçek olmasıydı. O günlerde bu durumu "film gibi oyun", "oyundaki tipler çizgi film gibi değil gerçek film gibi" şeklinde betimliyorduk. Ben dandik pc dergilerinden öğrendiğim kadarı ile sayısal grafikli oyun diyordum hatta (ne demek lan sayısal grafik diye soran bir allahın kulu yoktu). Onun dışında yurdum televizyonlarında ninja furyasının yaşandığı zamanlardı. Bruce Lee, Van Dame, Lorenzo Lamas, Michael Dudikof, Mark Dacascos her gün televizyonda gördüğümüz, örnek aldığımız abilerdi. Mortal Kombat'taki karakterler ise bu tiplerin prototipleri gibiydi. Liu Kang'in Bruce Lee'ye tekabül ettiğinden hepimiz emindik, o konuda bir şüphe yoktu. Ama asıl sıkıntı Johnny Cage'in kim olduğu idi. Bir çoğumuz Van Dame olduğunu düşünüyorduk lakin onun Mark Dacascos olduğunu iddia edenlerde vardı (ilk oyundaki hali cidden çok benziyordu). Ama tüm bunların dışında Mortal Kombat'ı bizim için dünyanın en havalı oyunu yapan şey elbetteki fatality'lerdi. İlk fatality gördüğüm anı hala hatırlarım. Birden ekran karardı, sub-zero sallanan Liu Kang'n kafasını aparkat gibi bir hareketle kopardı, kopan kafadan aşağı omurga sarkıyordu. O ne biçim bir sahneydi, o ne havalı bir oyun sonuydu. Ne yazık ki içimizde fatality yapmayı bilen çok az adam vardı. Genelde oyunu kaybettiğin zaman o da şanslıysan görebiliyordun fatality'i (her zaman yapmıyordu yapay zeka fatality'leri). Bir kere fatality gördükten sonra da haftalarca onu konuşuyorduk. Sonuçta ateri salonunda olmadığımız hemen hemen her an arkadaşlar ile sahip olduğumuz bir tek gündem vardı. Mortal Kombat.

Sonra aradan bir süre daha geçti ve dünyamızı ikinci kez değiştiren bir mevzu oldu. Eskişehir'e büyük, İstanbul standartlarında bir ateri salonu açıldı. Tinerci tiplerden ziyade ailen ile gidebileceğin, peder bey bowling oynarken senin ateri oynayabileceğin ve kimsenin sana hadi oğlum yeter demediği bir yer (benim kafamda böyleydi, lakin gerçek bu değildi). Ama o ateri salonunu özel kılan bambaşka bir şey vardı.

Mortal Kombat 2.

O zamanlar yaşımızda küçük olduğu için herşeyden daha çok etkileniyorduk ama Mortal Kombat 2 hala MK ailesinin en iyi oyunlarından bir tanesidir. Bir kere Scorpion ve Sub-Zero'nun maskelerinin hafif gaz maskesi vari bir şeye dönüşmesi benim için inanılmaz büyüleyiciydi. Zira adamların maskelerini hep o şekilde hayal etmiştim. Sonra renk paleti değişmişti, hareketler çok daha havalı olmuştu. Kintaro'nun sırtındaki Leopar deseni inanılmaz havalıydı. Shang Tsung'u oynayabiliyor olmak çok gazdı. En sonunda Liu Kang'ın düzgün bir fatality'si olmuştu. Oyundaki kız sayısı artmıştı. Herşey muhteşemdi (gözlerim doldu lan).

Oyun o kadar güzeldiki mekanda bulunan bir tek MK 2 makinesinin önünde bir kuyruk bir de kalabalık grubu olurdu. Oyunu onamak isteyenler kuyruğa girer, oyunu izleyecek olanlar kalabalığı oluştururdu. Güzel günlerdi.

Daha sonra (yaklaşık bir yıl sonra) Mortal Kombat 3 çıkmıştı ama o zamanlar bilgisayar oyunları ile daha içli dışlı olduğum bir dönemdi, oyun bende bir MK2 etkisi yaratamamıştı (ha onuda deliler gibi oynamıştım o ayrı). En son oynadığım Mortal Kombat oyunu olan MK4'ü ise ilk oynadığımda değerini anlamamıştım. İşin ilginç yanı geçtiğimiz dört yıl boyunca tayfa ile en çok oynadığımız oyunlardan birisi olmuştur kendileri. Hala hızlı oynanışı ile en çok sevdiğim dövüş oyunudur ve gerekirse hepinizi döverim.

MK4 pc için çıkan son Mortal Kombat oyunuydu. Devamında çıkan oyunların hiç birisini doğru düzgün oynamadım, oynadığım kadarı ile de hiç birini pek sevmedim. Fakat yarın yeni bir Mortal Kombat çıkıyor, üstelik bizi eski günlere götürme iddiası ile çıkıyor. The Mortal Kombat ismi ile piyasaya çıkacak olan serinin son oyununu doğru ya doğru büyük bir heyecan ile bekliyorum. O oyun yüzünden ps3 alacağım hissine kapılmaktan kendimi alıkoyamıyorum (yapacağım sanırım). Oyun içi videolar ve trailerlardan gördüğümüz kadarı ile grafikler çok havalı gözüküyor, kombo yaparken kırılan kemikleri gördüğünüz x-ray modunun oyuna nasıl bir hava katacağını merakla bekliyoruz. Ayrıca +18 fatality'ler geri dönmüş, sevinçliyiz, gururluyuz. Eğer birde oynanış MK4 gibi seri olursa The Mortal Kombat beni çocukluğuma geri götürebilir. Birde eve bir adet arcade MK2 alsam, tam mutfağın yanına koysam, gelen misafirlere jeton satsam, almak istemeyenleri boksör kimliğimle tanıştırsam. Sonuçta boksör (ehi) olup MK hayranı olan birisi ile her zaman uzlaşmak gerekir. Her zaman.

Saffah'ın boks ile imtihanı

Hayatım boyunca hiç bir zaman spor konusunda başarılı ve tutkulu bir adam olmadım. Küçükken bir ara arkadaş çevremin hepsi basketbol kursuna gittikleri için bende gitmiştim. O zamanlar orta okuldaydım ve yazın bizim taşrada yapılabilecek daha iyi hiç bir şey yoktu. Zaten basketbolda da pek bir numaram yoktu. Öylesine gidip geliyorduk demekte istemiyorum, baya baya kondisyon yapmıştım ama dünyaya ismimi basketbolla tanıtacak gibi gözükmüyordum (şimdi hiç bir şey ile tanıtamayacak gibi gözüküyorum). Hatta kurstan sonra yıldız takımına bile girmiştim lakin genelde maçlarda yedek klübesinde vakit geçirirdim (doğruya doğru). Yaşadığımız en ciddi tecrübe ekip olarak şu an neresi olduğunu dahi hatırlamadığım bir şehirde basketbol turnuvasına katılmıştık. Zaten bir maç bile kazanamamıştık. Sonrasında orta okulu bitirince daha değişik mevzulara merak sarıp, arkadaş grubunun da öss için takımdan ayrılmasından güç alıp spor hayatıma son verdim. Benim için çok da zor bir karar olmamıştı.

Daha sonrasında, spor ile alakalı teğet geçmelerim hep "ulan kilo alıyoruz, ulan bizde niye six pack yok" gibi haklı kaygılar doğrultusunda olmuştu. Bir ara ablamın yanında kalırken, onun kondisyon bisikleti ile feci haşır neşir olmuştum. Hatta kendimce efsane bir program uyguluyordum, 15 dakika bisiklete binip sonrasında 30 mekik 15 şınarf gibi bir programım vardı ve bunu 4 set olarak uyguluyordum. Lakin bunu da bir alışkanlık haline getiremiyordum, en fazla bir ay aralıksız yapmışımdır. Arada sırada tekrar gaza gelip mekik çektiğim oluyordu ama hep "yarın spora başlarım arkadaş" hissiyatı sayesinde gönül rahatlığı ile erteliyordum bu küçük sporuda (zaten ömür geçti gitti herşeyi erteleye erteleye). En son yaz başında fitness tarzı bir yere gidip six pack için elimizden geleni yapmaktı niyetimiz ve elbetteki o da yalan olmuştu.

Ama sonra Özgür yanıma taşındı ve herşey değişti. Öncelikle şu konuya açıklık getirmek isterim. İnsanın ev arkadaşı boksör olunca olaylara yaklaşım biçiminiz yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Mesela ben hoşgörüden ve şiddet karşıtlığından daha çok bahseder oldum. Fakat bir yandan da bir kodun mu oturtabiliyor olmanın nasıl şahane bir his olduğunu düşünürken buldum kendimi. Ve nitekim bir süre önce antremanlara başladım. Hocamızın adı Şemsettin. Kendisi en azından 60-70 yaşlarında olup tanıdığım bir çok 40-50 yaş arası insandan genç gözükmekte. Lakin iyi niyetli ve görmüş geçirmiş birisi kendileri. Şemsettin hocadan özellikle bahsetmek istiyorum, zira ilk iki antremanı kendisi ile yaptık ve her ne kadar çok yorulduysakta mekandan ayaklarımızın üstünde çıkmayı başarmıştık. Hatta ben bir kaç hafta içinde sol ile süründürüp sağ ile öldürmeye başlarım diye düşünüyordum. Bunda Şemsettin hocanın fiziğimi boks için çok uygun görmesininde payı vardı sanırım. Yani herşey yolundaydı, fakat sonra İbrahim hoca geldi ve herşey değişti.

İbrahim hoca ile yaptığımız ilk antremandan aklımda kalan şeyler acı, keder, acı, uzuvlarını hissedememe, acı, ölüp kurtulmayı dileme ve acıydı. Şemsettin hoca ne kadar benim ham oluşumu ve sportif olmayışımı anlıyorsa, İbrahim hoca da bunları zerre umursamıyordu. İbrahim hoca ile yaptığımız ısınma haraketleri bile çok acayipti. Adamın gösterdiği hareketi anlayıp yapana kadar adam hareketi değiştiriyor, dinlen dediğinde daha nefes alışımı düzenleyemeden başka ne olduğunu anlamadığım harekete geçiyordu. Isınma hareketleri bittiğinde ısınmayı bırak çoktan yorulmuş hissediyordum oysa daha işin başındayıdık(Adamın ısınma hareketlerini yaptırışı Yiğit Özgür'ün hızlandırılmış ingilizce kursu espirisini hatırlatıyor bana).



Isınma hareketleri bitip iş yumruk atmaya gelince kollarım ile aramda ne kadar kırılgan ve hassas bir ilişki olduğunu hissettim. Boşluğa yumruk atarken bile yorulan ben (atın bakalım boşluğa omuz seviyesinen yirmi yumruk, yaaa nasılmış?) birde eldiven takıp hoca ile egzersiz yapmak durumunda kalınca oracıkta ruhumu alması için allaha dua eder hale geldim. Şemsettin hocanın anlayışlı, hoş görülü hali gitmiş yerine karete kitteki kobra takımının lideri olan manyak adam gelmişti. Sanki yarın ölüm turnuvasına katılacakmışız gibi bir ciddietle hoca yumruk atmamı istiyor, ben attıkça daha hızlı daha sert diyordu. Ben nasıl dercesine hocaya bakışlar atıyor, umutsuzlukla kollarım ile aramdaki mesafeyi düşünüyordum. Hoca antremanı bitirmek için minderleri kapın dediğinde beş on dakika yer egzersizleri yapacaz sonrada gideceğimizi düşünüp mutlu olmuştum. Hocanın kendisi bile sizi çok yordum biraz minderde çalışalım ve gidin demişti. Fakat hiç bir şey gene göründüğü gibi ilerlemedi. Zira minderde ne kadar yapılması zor, adamın annesinden emdiğini burnundan getiren hareket varsa hepsini yapmak durumunda kaldık. Her hareketten sonra bu lütfen son olsun diyordum lakin bir türlü son hareket gelmiyordu. O gün nasıl oldu da antreman bitti ve eve ulaştık hiç birimiz anlamadık.

Fakat İbrahim hocaya rağmen pes etmedik. Halen antremanlara gitmeye devam ediyoruz (benim dördüncü antreman oldu bugün). Dayanabildiğim kadar devam edip, bundan sonra meselelere yaklaşırken hoşgörü odaklı çözümler yerine fiziksel çözümler arayacağım, sol ile süründürüp sağ ile öldüreceğim (tabii İbrahim hocanın ellerinde ölmezsem).

Başka Dünyadan Şarkılar

Her ne kadar metal müziği aşamamış (hehe) bir müzik sever olsamda arada sırada genel müzik zevkimin dışındaki şarkılardan etkilenebiliyorum. Farklı müzik türlerini keşfetmek konusunda hiç bir zaman bir eğilimim olmadı, hatta bir süredir sevdiğim müzik türlerinde yeni şeyler keşfetme çabamda yok. O yüzden başka dünyadan şarkıları derlemek benim için biraz zor oldu. Ama ben yılmadım, derledim (çok mühim birşeymiş gibi).

Massive Attack - Angel


Röyskopp - What Else Is There


Flunk - Six Seven Times


Depeche mode - Precious


Sise - More Shine


Faithless - Why Go?


Fatboy Slim - The Joker

Bir Metalcinin Yolculuğu - 2

Sonisphere'den sonra zaman hızlıca akıp geçmiş, sıra Unirock'a gelmişti. Belki biraz bedava bilet bulmanın şımarıklığından ve birazda Cuma akşamı için daha iyi planlarım olduğundan cuma akşamını pas geçtim.

Aslında bir Behemoth, bir Belphegor görmeyi cidden isterdim. Şahsen Cannibal Corpse'a bir sempatim olmasa da Cannibal Corpse seyreden insanlara duyduğum sempatiden orada olmayı isteyebilirdim. Ama ne olursa olsun saat beş - altı sularında sahne alan bir Belphegor'u izlemek benim için pek mümkün değildi (çalışıyoruz arkadaşım!!!).

Cumartesi günü ise olayların dinamiği hiç de tahmin ettiğim gibi gelişmedi. Herşeyden önce cumartesi gününe mide bulantısı ve ishal ile başladım (bir çeşit rutin diyebilirim buna, uzun hikaye). Bu yüzden saat dörde kadar yataktan çıkamadım. Ben yataktan çıkıp konser alanına gelmeye hazırlanırken bizim çocuklar çoktan Necrophagist'i izlemiş ve konser alanını terk etmişlerdi. Şahsen bizim öküz metalciler ile Amorphis izlemek benim adıma bir işkence olacağı için gitmelerine memnundum ama yine de telefonda biz konserden çıkıyoruz dediklerinde kendilerine küfür etmekten kendimi alamadım.

Sonrada yavaş yavaş evden çıkıp taksi durağına doğru yürümeye başladım. Mide bulantısının yakama yapıştığı zamanlarda bir süre sonra midemin açlıktan mı yoksa sadece bulanıyor olduğu için mi bulandığını anlayamaz hale gelirim. Konser sırasında bu duruma maruz kalmamak için evden çıkarken bir iki parça birşeyler yemiştim. Tam evin yakınındaki taksi durağına on metre kala bu biraz önce yediğim arkadaşlar dışarı çıkmaya karar verdiler. Ne oluyor lan dememle birlikte oracığa kusuverdim çok affedersiniz ve bu sayede bu yaşıma kadar yapmadığım güpe gündüz sokak ortasına kusma eylemini yapmış bulundum. Fakat henüz toplum buna hazır değildi. Zira tüm mahalle ve taksi durağı ayıplayan gözler ile beni izliyorlardı. Bir an durup mahalleye verdiğim zarar için özür dilemek, sarhoş ve pis bir metalci değilim sadece hastayım demek istedim. Lakin diyemedim. Bir iki arabanın yanına daha kusup eve döndüm. Özellikle bir arabanın yanına kusarken sabırla kusmamın bitmesini bekleyen ve sonrada arabasına binip olay yerinden uzaklaşan beyefendiye teşekkürlerimi iletmek istiyorum (ben kusarken sözlü ikazda bulunmadığı için).

Eve gelir gelmez önce elimi yüzümü sonra da ayakkabılarımı yıkadım, zira kusma deneyimim kontrolsüz ve çoşkuluydu. Sonra Amorphis aşkı ile evden çıktım, tam ters yolu takip ettim ve yoldan geçen bir taksiye atladım (durağa gidecek yüzüm yoktu malesef).

Konser alanına geldiğim zaman son bir kez durum kontrolü yaptım. Metalci arkadaşların yanında kusmam çok abes olmazdı, muhtemelen onlar da içtiğim için kustuğumu düşünürlerdi ama ayıplamazlardı. Fakat üstlerine kusarsam işin rengi değişebilirdi, o sebepten içeri girmeden önce durdum düşündüm. Sonra da tamam dedim ve içeri girdim.

Ben içeri girdiğim sırada Dark Funeral sahnedeydi ve ben front house'un orada aklımda milyonlarca soru işaretiyle sahneye bakıyordum. Black Metalciler arasında bir black metalci olarak büyüdüğüm için grubun sahnesini ve performansını merak ediyordum. Fakat bir yandan Ezgi'nin ne zaman konser alanına geleceği, ilerleyen saatlerde tekrar kusma ihtimalimin ne olduğu ve grubun güpe gündüz makyajlı hali ile ne kadar komik olduğunu düşünüyor olmak konsere adapte olmamı zorluyordu. Neyse ki tam o sıra Electrocute gitar vokali, Vengeful Ghoul vokalisti, gönül ve sevda admı Kasap Emre ve Vengeful Ghoul gitaristi, iyilik perisi Senem karşıma çıktılar. Sayelerinde hem Ezgi tek başıma beklemekten kurtuldum hem de mide bulantımı unuttum. Güle oynaya izledik Dark Funeral'ı.

Dark Funeral'a gelirsek. Herşeyden önce bir black metal grubum olsa ve müzikal içeriğim ve yaşayış şeklim corpse paint kaldıracak gibi olsa (burada kastım leş gibi bir insan olmak, mezarlıklarda uyumak, bakire kız kanı içerek yaşamak falan) bende sahnede makyaj yapabilirdim ama bunu ya kapalı mekan konserlerinde ya da gece sahne aldığım konserlerde yapardım. Çünkü ne kadar imajını müziğine yedirebilmiş ve bununla komik durmayan bir grup dahi olsan Küçük Çiftlik Park'ta gündüz vakti sahne aldığında komik görünmemen çok zor. Elbette ki mühim olan müziktir. Ama en az müzikleri kadar imajlarıyla da önce çıkan grupların ilk olarak imajlarıyla eleştirilmesi bence çok doğal.

Satanist topluluğun performansları ise ses sisteminin kötülüğe rağmen bence gayet tatmin ediciydi. Özellikle davul performansı analar ne davulcular doğuruyor dedirtecek cinstendi. Ses sisteminin kötülüğü ise zaten bir Unirock festivali için olmazsa olmaz birşeydir. Hiç şaşırmadım diyebilirim.

Şurada konuya açıklık getirsek iyi olur. Dark Funeral sahneden indikten sonra benim için şakalar espriler ile geçen bir Amorphis'i bekleme süreci başladı ve sahne alan Evergrey ve Gravedigger'ı uzaktan yarım yamalak dinledim hatta dinlemedim. Evergrey sahnedeyken bir ara gerçekten dinlemeyi denedim ama olmayınca olmuyor.

Sonra zaman geçti ve sıra Amorphis'e geldi. Amorphis 1998 yılından beri hayatımda olup, 2004 yılından beri eskisine nazaran daha çok sevdiğim bir topluluk. Bildiğim kadarı ile en son 2003 (ya da bilemedin 2001) yılında bu topraklarda ağırladığımız grubu uzun zamandır bekliyordum. Sahne almalarına az bir vakit kala gayet heyecanlanmıştım. Ayrıca bizim öküz metalciler yerine konseri Ozi, Fatoş ve Ezgi ile seyredecek olduğum için çok mutluydum.

Topluluk konsere son albümün klip çekilen ve bence en iyi şarkısı olan Silver Bride ile başladı. Ve ses sistemi yüzünden keyfim bir kere daha kaçtı. Ama buna rağmen şarkıya odaklanmaya çalıştım. Vokal klavye ve davul eşliğinde bir Silver Bride dinledikten sonra ses biraz toparlandı ama konser boyunca hem ben, hem diğer izleyiciler hem de sayın Esa ve sayın Tomi (gitarist olan Tomi) gitarın sesi konusunda sıkıntılar yaşadık. Tahmin ettiğimiz gibi son üç albüm ağırlıklı çaldılar. Çok sevdiğim Silent Waters, Towards And Against, Sampo, From The Heaven Of My Hearth çaldıkları şarkıların bir kısmıydı. Özellikle Smoke çaldığı sırada çok mutlu olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca en çok sevdiğim Tales From The Thousand Lakes şarkısı olan The Castaway çaldıkları için gruba teşekkürlerimi iletiyorum. Doğru düzgün Elegy dinlemişliğim olmadığı için Elegy'den şarkılar çaldıkları sırada seyircinin yaşadığı çoşkuya uzaktan eşlik ettim. Her halde konserden en çok keyif aldığım an ise House of Sleep'i çaldıkları zamandı. İşin üzücü kısmı şu ki hiç kimse şarkıya eşlik etmedi (ben ettim!!!). Sayin Tomi (vokalist olan) beyhude uzattı enteresan mikrofonunu seyirciye doğru.

Konserde en şaşırdığım an ise Alone'u çaldıkları andı. Tomi'nin sesinden Alone dinlemek güzeldi (ama yine de içimden bu şarkıyı bir kere de Pasi'den dinlemek lazım dedim). Hatta bir an Tuonela'dan bir şeylerde çalıp beni ergenliğime geri götürürler mi diye merak ettim. Bir adet The Way fena olmazdı ama çalmadılar, yapacak bir şey yok : P. Konseri Black Winter Day ile bitiren topluluk sahneden boynu bükük ayrıldı diyebilirim. Sayın Tomi'nin sahne yanına gidip vakti sorduğu anlarda inanın benim de gözlerim doldu. Sonra da bastılar gittiler. Bis falan olmadı ki bence bis denilen olayın artık hiç bir samimiyeti yok. Ki seyircide oldukça kötüydü. Yani belki de gruptu seyirciyi gaza getirmesi gereken ve grubunda bunun için aşırı bir caba harcadığını düşünmüyorum ama grup ne yaparsa yapsın dinlediği topluluğun şarkılarını tanımayan bir seyirci kitlesini gaza getirmek zor olsa gerek (eğer ki Korpiklaani değilseniz : ) ). Ki sanırım geçtiğimiz on yıl boyunca hiç bir metal dinleyicisi doğru düzgün albüm almamış, doğru düzgün şarkı dinlememiş. Metallica konserinde bile çevremdeki insanlar Death Magnetic'ten şarkılara yabancılık çekiyorlardı. Kınıyorum Türk dinleyicileri.

Pazar gününe gelince. Öhüm. Pazar günüde konsere katılmadım. Zira ilgimi çeken hiç bir grup yoktu ve yine daha iyi bir Pazar günü planım var gibiydi (sonradan fark ettim çok yanılıyormuşum). Duyduğuma göre Korpiklaani ve Nevermore dinleyenleri mest etmiş. Göremedik nasip değilmiş diyoruz ve bir sonraki konserde görüşmek üzere diyerek bir yazıya daha son noktayı koyuyoruz.

NOT: Bugün Zeytinli Rock Festivali'ne Paradise Lost'tunda geldiğini öğrendim. O halde oradayız efendim.

Bir Metalcinin Yolculuğu - 1

Küçük yaştan beri metal dinleyen ve bir çok talihli akranımız gibi belli bir yaştan sonra metal müziği aşamayan birisi olarak (bu aralar last.fm üzerinden jazz radyosu dinliyorum, belki de çok yakında aşarım) geçtiğimiz iki haftayı büyük bir heyecan ile geçirdim diyebilirmiyim? Sanırım diyemem.

Neredeyse 2010'un ilk aylarından beri Unirock ve Sonisphere festivallerinin heyecanını hissediyor olmama karşın, sabırla beklediğim bu iki festivalin ikisi de festivalden ziyade sadece birer konser gibi geçirdim. Bilmiyorum belki gereğinden fazla içtik (gerektiğinde çok içerim), belki konserleri izlediğimiz yerler yanlıştı ya da sadece içimizdeki konser canavarına bir şeyler oldu.

Sonisphere ile başlayalım (Unirock ile devam edeceğim bir ara). Cuma akşamı başlayan festivale, festivalden önceki son haftaya kadar sadece Pazar günü Metallica izlemeye gidecek şekilde ayarlamıştım kendimi. Son anda sevgili Şahin sayesinde Rammstein izleme fırsatı buldum. Sadece Rammstein diyorum, zira aynı gün çıkan diğer grupların neredeyse hiç birinden haberim olmamak ile birlikte, haberim olsaydı bile Cuma günleri bir çok insan gibi çalışıyor olduğum için sadece Rammstein'i izleme şansım vardı, nitekim kullandım o şansımı.

Bazen insanlar konser izlenmez dinlenir der. Her ne kadar böyle bir cümle duymak içindeki o itici ukalalık yüzünden insanı rahatsız etse de doğruluk payı var o sözün. Fakat konu Rammstein olunca kesinlikle izlemek doğru kelime. Geçtiğimiz onca yıl içerisinde içimdeki o vahşi metalci törpülendikçe, gittiğim konserlerde grup çalarkan manyak gibi kafa sallamak yerine (salladığım zaman manyak gibi sallarım) grubu çalarken seyretmeyi tercih eder oldum. Bu yüzden Rammstein'i dinlerken muhtemelen her koşulda sahneyi izleyecektim, her şarkıda ayrı bir şov yapsalarda yapmasalarda. Fakat sahneye gayet uzak bir yerde bulunduğumuz için(sahnedeki adamları neredeyse göremiyorduk, zaten Metallica çıktığında da evden televizyon seyreder gibi dev ekranları izledik) ve aslında adamların şovları olmadığı zaman izlemeye değer bir performansları da olmadığı için (bence diyorum arkadaşlar aman diyim), konserin sonuna kadar orada bulunmamın tek sebebi bir sonraki şarkıda olacakları da izleme isteğiydi.

Bu çok uzun cümleden ve herkesin her yerde söylediklerinden anlaşılacağı üzere Rammstein'ın sahne şovu kesinlikle görülmeye değer ve muazzamdı. Olayı müzikten bağımsız, bir sirk, bir özel efekt gösterisi olarak değerlendirebilirsiniz. Problem değil, bu şovun genelin tüm öğeleri ile birlikte muazzam olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bir sürü akılda kalıcı şey yaptı adamlar. Her şarkıda ayrı bir numara vardı. Pussy çalarken sahne önündeki tüm seyircilerin atmığa bulanması (hehe) ve birden tüm konser alanını garip bir coşkuya kapılması (ehi) her halde şovun en sansasyonel anıydı. Kendi adıma en etkileyici bulduğum gösteri ise davulun kik darbeleri ile senkronize olarak havada patlayan fişeklerdi. Kik sesine karışan patlama sesleri hala kulağımda. Fakat konserde en çok mutlu olduğum an yeşil ışıklar ve sahnenin üzerinde gezen dolunay eşliğinde dinlediğim/izlediğim/eşlik ettiğim sonne'yi çaldıkları andı (bu arada du hast sırasında Türk seyirciler olarak metronomu kaçırdığımız için hala çok mahcup hissediyorum kendimi, kusura bakma Rammstein).

Cumartesi günü ise… eee… şey cumartesi günü konsere gitmedik. Zira cumartesi günü izlemeyi istediğimiz, merak ettiğimiz, sevdiğimiz hiç bir grup yoktu sahnede. Ama sağda solda dolaşan Manovar videosunu bende seyrettim ve eğer bende orada olsaydım kim için geldiniz diye sorduğunda bende Manovar derdim (hatta adamın Türkçe konuşmasından sonra ne zaman "kim için geldiniz" diye sorulsa Manovar diye bağırır hale gelirdim). Peki cumartesi günü konsere gelmeyip ne yaptım? Şahin'e yarım saatte hallederiz dediğim işi bitirmek için (Şahin ve Özgür'ü de rehin alarak) on saat kod yazdım (pek de beceremedim, ama Özgür sağolsun hallettik bir şekilde).

Pazar günü ise Metallica aşkı ile kalktık yataktan diyeceğim ama aslına bakarsanız Cumartesi günü gene baya içtiğimiz için (sanki konserdeymişcesine) bitkinlik ve sıkkınlık ile kalktık yataktan. Pazar günün önemi büyüktü big four izleyecektik, ama diğer yandan pazar günü tedirgindi. Çünkü diğer iki gün için hepimizin (üç kişiydik) bileti vardı fakat Pazar günü için hepimiz farklı yerlerdeydik (Ben tribün, Özgür saha içi, Şahin saha dışı). Herşeyden önce bu problemi çözmemiz gerekiyordu. Benim biletim saha içine nazaran pahallı bir bilet olduğundan ötürü saha içine girmemin bir problem olmayacağını düşünüyordum (oldu nitekim). Fakat Şahin'in durumu oldukça kritikti. Kendisine VIP'de konser sözü veren arkadaşı tarafından da altıncı yola salınmıştı. Saat hızla ilerliyordu ve radikal kararlar almak üzereydik (konseri Şahinsiz izlemek gibi). Tam o sırada aklımıza Oktay'ı aramak geldi. Kendisi görevli olmadığı halde görevli bilekliği ile inönüde her deliğe girip çıkan bir arkadaştı. Bize yardım etse etse o ederdi. Etti de gerçekten. Yanında getirdiği diğer bileklik ile Şahini içeri soktu fakat bu seferde bir diğer sorun baş gösterdi. Beni saha içine sokmuyorlardı. Kapı önünde Özgür ile birlikte olaya bir çözüm bulma çabası ile yetkililerle konuşuyorduk. Tam o sırada siyah bileklikleri ile Şahin ve Oktay kapıdan geçtiler, Oktay'a lan beni de alın derken, Özgür'de hadi Emrah görüşürüz diyerekten içeri girdi ve ben ne olduğu anlamadan tek başıma kapalı Tribüne yürürken buldum kendimi. Ulan bumu kardeşlik, bumu arkadaşlık diyerek ve her türlü abi öğrenciyiz, çözelim şu durumu diyalogları ile duruma çare arayarak ve bulamayarak kapalıda yerimi aldım. Önce sakin ve soğuk kanlı bir şekilde Megadeth'i dinlemeye çalıştım (Antrax'ı kaçırmıştık malesef, ehi). Lakin hem ses sistemi çok kötüydü hem de Megadeth'i pek sevmezdim (hala sevmem). Pes etmemem gerektiğini düşündüm ve saha içindi arkadaşla "Gelin Alın Lan Beni" başlıklı mesajlar attım ve kapalıdan saha içine inilen yere geldim. Buradaki görevli arkadaşlara da bir takım "uzaktan arkadaşlar ile geldim, izin verin onlar ile izleyeyim, hem benim biletim daha pahallı" demeçleri verdim. Öğrenciyim bile dedim. Görevli arkadaşları buradan kutluyorum nuh dediler peygamber demediler. Fakat o sırada mesajlarıma kulak veren arkadaşlar ufukta göründüler ve siyah bileklikli Oktay beni içeri sokmak için kapıya geldi. Fakat görevli arkadaşlar Oktay'ın siyah bilekliğine bile gaz kesmediler. Son çırpınışlarımızı yaparken saha içi bileti getirin içeri sokalım dediler. Oktay hemen gitti Özgür'ün biletini kaptı ve mutlu sona ulaştık. Artık saha içindeydim ve kafamın güzel olmasının getirdiği bir rehavet ile hayat nelere kadir diyordum. Tam o sırada ne olduğunu anlamadan etraftan üzerimize Unirock kombine biletleri yağmaya başladı. Yanımızdan geçen her eleman Unirock bileti istermisiniz diye soruyordu. Her birinden ikişer üçer Unirock bileti topladık.

Burada sanırım durmak ve bu olayı kınamak gerek. Kendi adıma Unirock'ı bedava seyrettiğim için mutluyum. Hatta bedava biletlerimin hepsini de birilerine vererek, insanların konseri seyretmelerine yardım edebildiğim için de mutluyum (ne kadar kolay mutlu oluyorum lan). Fakat ne olursa olsun biletlerin hoyratça dağıtılması, Unirock biletlerini aylar öncesinden alan insanları keriz yerine koymaktır. İnsanlar bunu ne düşünerek yaptılar bilemiyorum ama bundan sonra her hangi bir Unirock konseri için bilet satabileceklerini düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar (muhtemelen aynı tayfa başka bir isim altında konserler düzenler önümüzdeki yıl ve gene aynı şeyler olur).

Neyse efendim, Sonisphere geri dönersek artık saha içindeydim ve garip duygular içinde slayer'i bekliyordum. Adamların sahneye çıkmasına az bir vakit kala elimizden geldiğince sahne önüne doğru yol aldık (baya yürüdük) fakat yine de (Özgür'ün Slayer sahneden inerken söylediği gibi) bir Slayer konserini daha Slayer'ı göremeden izledik (herkesin mi boyu bir seksenden uzun arkadaşım). Sıra Metallica'ya geldiğinde ise heyecanımızı iyice kaybetmiştik ve grubu arkadan sakin sakin izlemek istiyorduk.

Burada gönül rahatlığı ile Metallica üzdü bizi diyebilirim. Şunu hala söylerim Metallica yarın gelecek olsa gene biletimi alır o konsere giderim (hatta bu sefer daha iyi bir yerden bilet alırım). Fakat yine de adamların geçtiğimiz beş yıldır her konsere neredeyse aynı playlist ile çıkmalarına tepkiliyim. On yılda bir geldikleri zaman bu insana çok batmıyor ama her Fade To Black sırasında James!in seyircilere aynı Do You Feel What I Feel sorusunu sorması insanda karışık hisler yaratıyor (Evet James bende senin şu anda yaptığının pek samimi olmadığını hissediyorum). Metallica'ının son zamanlarda verdiği tüm konserlerde Fade To Black sırasında aynı haltın olduğunu bilmek insanı ister istemez kıllandırıyor. Tamam olay bir şov eninde sonunda, ama orada James "We are family" dediği zaman insan biraz daha samimiyet hissetmek istiyor (keşke sende bizi, bizim seni sevdiğimiz kadar sevsen Metallica, ehi).

Yine de seyrettik Metallica'yı, belki biraz ödev gibi oldu son şarkılarda, adamlar sahneden inmeden gitmek olmaz dedik (gene de bisten sonra ki ilk şarkı da çıktık konserden). Kendi adıma Fuel çaldıkları zaman çok sevindim diyebilirim. Sanırım bir kaç tane daha son zamanlarda pek çalmadıkları şarkılardan çalsalardı konser çok daha özel (samimi?) bir konser olurdu (Fixxxer çalsaydılar hayatımın konseri olurdu). Lakin çalmadılar ve bizlerde başımız öne eğik evin yolunu tuttuk. Heyecanla beklediğimiz konserden, boynumuz bükük ayrıldık (yakıştımı bu sana Metallica?!).