Ulver - Wars of the Roses

Artık Ulver yeni albüm çıkardığı zaman resmen mutlu oluyorum. Bilen bilir, Ulver metal yaptığı zamanlarda bile, kesinlikle kalıplarına sığmayan bir gruptu ve ne yapacakları hiç belli olmazdı. Mesela akustik albüm Kveldssanger'den sonra kimse Nattens Madrigal gibi bir albüm beklemiyordu. Fakat asıl beklenmedik olan sanırım Nattens Madrigal sonrası idi. Açık konuşmak gerekirse Shadows of the Sun ile Nattens Madrigal arasındaki dönem benim için biraz sönük geçmişti, pek hazmedememiştim o dönem adamların yaptığı müziği ki bunda o dönemlerdeki müzikal muhafazakarlığımın çok ciddi bir etkisi var. Fakat Shadows of the Sun ile herşey değişmişti, yıllardan sonra bende değişmiştim ve artık müzikal ön yargılarım Ulver ile arama giremez hale geldi. Daha sonrasında Blood Inside'ı bile dinleyebilir hale geldim (hatta Dressed In Black'in hastası bile oldum). Sonra da yeni albüm haberi geldi. Sonra da albüm çıktı.



Yeni Ulver albümünden beklentilerim Shadows of the Sun etkisinde bir albüm olmasıydı. Sanırım Shadows of the Sun ile grubun yeni kimliğini bütünleştirmiş olmamdan kaynaklanan bir yanılgıya kapılıp adamların deney yapma konusunda ki heveslerini görmezden gelmişim. Zira ciddi ciddi bir süpriz beklemiyordum bu albümden.

Şu konuda yanılmadığımı düşünüyorum. Wars of the Roses kesinlikle Shadows of the Sun'ın ruhani takipçisi. Fakat bu elimizde hem aynı türde hem de aynı havada bir albüm olduğu anlamına gelmiyor. Öncelikle biraz daha indie-post rock sularında yüzen bir Ulver ile karşı karşıyayız. Hissettirdikleri olarak da tabiri caizse daha canlı, nefes aldığı hissedilen bir Ulver var karşımızda. Sanki, Shadows of the Sun'daki inzivaya çekilmiş adam kalbindeki aynı hisler ile insanların arasına geri dönmüş gibi.


Her Ulver albümünde olduğu gibi bir seferde içine girilebilecek bir albüm değil Wars of the Roses fakat bir kaç albüm öncesine göre daha rock alt yapılı bir albüm olduğu için bir Blood Inside (benim için bir çeşit milad sayılır o yüzden çok takıyorum Blood Inside'a) kadar da hazmı zor değil.


Yedi şarkı olan albümden ilk dinlemelerimde dört(!!!) tane favori şarkımı hemen saptadım. Rock - jazz alt yapısı ile acaba dedirten February MXX, muhteşem bayan vokalleri ve düeti ile Providence, sade fakat büyüleyici piano melodileri ile September IV ve sonlarına doğru vay anasını dedirten vokal performansı ile England.


Daha albümü dinlemeye yeni başladım diyebilirim. Fakat ona rağmen albümün hayatıma nasıl tenefüs ettiğini fark edebiliyorum. 2011'de doğru düzgün yeni albüm dinlemedim diyebilirim, fakat dinlediklerim içinde kesinlikle en değerlisi Wars of The Roses'dır (birde Head Control System yeni albüm çıkarsa).

4 yorum:

Living Maze dedi ki...

oha february mmx çok güzel

Saffah dedi ki...

bizde yanlış olmaz arkadaşım, güzel diyorsak güzel

Living Maze dedi ki...

tamam şımarma

Saffah dedi ki...

alooo silerim yorumunu, asıl sen şımarma :P